Ukrayna’nın Ternopil şehrinde birçok üniversite ve araştırma kurumundan yüzlerce akademisyen ve öğrencinin katıldığı ve “Modern Dünyadaki Değerler: Teorik Analiz ve Uygulama Deneyimi” konulu “III. Uluslararası Teoriler ve Pratik Uygulamalar Konferansı” 13-14 Mayıs 2021 tarihlerinde online olarak gerçekleşti.
Konferansın organizatörlüğünü, Ukrayna Eğitim ve Bilim Bakanlığı, Ternopil Şehir Belediyesi, Volodymyr Hnatyuk Ternopil Ulusal Pedagoji Üniversitesi, Skovoroda Kharkiv Pedagoji Üniversitesi, Polonya’dan Humanitas Üniversitesi, Çekya’dan Ostrava Üniversitesi yaptı.
Bu konferansta İstanbul İlim ve Kültür Vakfı’nın Mütevelli Heyet Başkanı Said Yüce “Modern Çağda Şefkat” konulu ve konulu birer sunum yaptı.
İİKV İcra Kurulu Başkanı SAİD YÜCE’nin 18 Mayıs’da Ukrayna Milli Eğitim Bakanlığı ve Pereyaslav Üniversitesi tarafından düzenlenen Uluslararası Bilim ve pratikler konferansındaki konuşması
Gün geçtikçe globalleşen dünyamızda, etnik yapı ve milliyetçilik kavramları farklı anlamlar kazanma yolunda. Bilindiği üzere, 18. Yüzyıldaki Fransız Devriminden bu yana insanların birbirlerinden farklı olarak sahip oldukları etnik yapıları milletlerarası ayrıştırıcı ve kimi zaman parçalayıcı bir unsur olarak görülmüş ve bunun çevresinde şekillendirilmiş milliyetçilik ideolojisi bugünkü ulus-devlet yapılarını netice vermiştir. Bu ulus-devlet yapılarının en büyük karakteristiğini ise, sahip oldukları ulusal ülküler oluşturuyor. Bu ulusal ülküler her ülke için, modern milliyetçiliğin sınırlarını belirlemekte ve adeta ortak etnik yapıyı toplumlarının olmazsa olmaz bir esası haline getirmektedir. Ancak bu esas, 1. Ve 2.dünya savaşlarından bu yana görüldüğü üzere milletlerarası birçok sosyo-siyasi problemleri netice vermiştir. Geçmiş yüzyıllarda yapılan savaşların çoğu etnik yapıların birbirlerine olan düşmanlıklardan kaynaklanıyordu. 20. Yüzyılda 1. Ve 2. Dünya savaşları da ırk ve etnik köken temelli çatışmalara dayanıyor. Maalesef bu sadece bu ili dünya savaşına yüz milyona yakın insan hayatını kaybetmiş ve insanlık aleminde telafisi imkânsız yaralar açmıştır.
Bu noktada, 1. Dünya savaşı dönemini içine alan Osmanlı devletinin son çeyreğinde yaşamış devrin son büyük düşünür ve İslam alimlerinden biri olan Said Nursi’nin milliyet fikrine bakmak oldukça önemli. Said Nursi, milliyetçiliği 2’ye ayırır; 1.si menfi (olumsuz) ve 2.simüsbet (olumlu)milliyetçilik. Müspet milliyet fikrini “...menfaatli bir kuvvet temin eder..” diye açıklarken, menfi milliyet fikrini “...zararlı ve başkasını yutmakla beslenen” milliyet fikri olarak açıklar. Yani ona göre, birincisi başkalarına zarar verme gayesi gütmeden milli birlik ve beraberliği tesis ederken, ikincisi başlı başına ırkçılığı ve düşmanlığı doğuruyor ve bununla güçleniyor. Kendi ırkını ve milliyetini diğerlerinden üstün görüyor ve onun yok olmasını istiyor. Aslında bu çok çılgınca bir düşünce,ama ne yazık ki günümüzde dünyanın biçok yerinde devam eden savaş ve çatışmaları besleyen zararlı fikir kaynağı da bu. Halbuki, üstünlük ırk ve milliyetle değil, insanlara faydalı olan, bitkilere, hayvanlara,doğaya saygılı olan, yüce yaratıcının rızasına ve yaratılış gayesine uygun düzgün bir hayat yaşayan insan üstün insandır. Böyle bir insan hangi milletten, hangi renkten ve hangi sosyal statüden olursa olsun makbul ve değerli insandır. Ben globalleşen dünya dendiğinde böyle bir insan modelinin tüm insanlığın ve tüm devletlerin ideal modeli olması gerektiğine inanıyorum. Nitekim Kuran-ı Kerim’de geçen “Göklerin ve yerin yaratılışı ile, dillerinizin ve renklerinizin farklılığı da Onun ayetlerindendir. Bunda ilim sahipleri için ibretler vardır.” ayeti etnik farklılıklarımızı bir ayrışma değil aksine yaratıcının kudretini gösteren bir delil olarak sunuyor. Bir diğer ayette ise, “Ey insanlar, sizi bir erkek ve dişiden yarattık; sonra tanışıp kaynaşasınız diye, sizi milletlere ve kabilelere ayırdık. Allah katında en değerli olanınız en çok takva sahibi olanınızdır.” denilerek üstünlüğün millet veya kabilelerimizde değil, Allaha yakınlığımızda olduğu vurgulanıyor. Ayrıca millet ve kabile olarak yaratılmamız Kuran’a göre birbirimizle düşmanlık ederek güçlenmek için değil, aksine birbirimizle tanışıp kaynaşmak için verilmiş. Yani başkalarını yutmakla beslenen değil, başkalarıyla tanışıp kaynaşarak zenginleşen bir milliyetçilik anlayışı sunuluyor. Her ne kadar post modern dönemde, globalleşme menfi milliyetçilik ideolojisini törpüleyip, insanlığa iletişim için daha ortak bir zemin sunuyor olsa da, onun da politik ve ekonomik bir ideolojiden bağımsız olmadığını düşünmek gerekir. Zira, dünya ile ilgili alınacak önemli kararlar için toplanılan uluslararası birçok forum ve kurul genellikle büyük devletlerin temsilcilerinin katıldığı dar bir meclis olmaktan öteye gidemiyor. Ya da birçok uluslararası kurum ve kuruluş tüzüklerinde yer almasına rağmen dünyanın farklı yerlerinde beklenen inisiyatifi gösteremiyor. Aynı zamanda var olan göçler, savaşlar ve kıtlıklar hala çok yüksek seviyelerde. Tüm bunlar bize globalleşme olarak adlandırılan bu dönemin gerçek bir globalleşme olup olmadığı konusunda birtakım soru işaretleri oluşturuyor.
Özellikle tüm dünyanın koronavirüs ile mücadele ettiği bu dönemde belki de en çok farkına vardığımız gerçek, zengin-fakir, devlet başkanı-işçi ve herhangi bir ırk gözetmeksizin her insanın ölüm karşısında eşit olduğu hakikatidir. Bu açıdan, içinde yaşadığımız menfi milliyetçilik fikrinin yerini globalleşmeye ve kozmopolitleşmeye bırakmaya başladığı dünyamızda, tüm bu ayrıştırma ve ötekileştirmelerin belki de daha hızlı bir şekilde anlamsızlaşacağı bir döneme giriyoruz. Bu bağlamda, tüm bu ayrımların aslında ne için var olduğunu anlamak ve bunu milletlerarası düşmanlığa değil; gerçek bir işbirliğine aracı yapmak daha barışçıl ve herkes için yaşanılabilir bir dünya sistemi için sanıyorum en büyük vazifemiz. Maalesef yaşanan globel anlayışta; güçlü olanın haklı olduğu, üstün silah ve ekonomik gücü olanın diğerlerini ezdiği, insanlar arasında şevkat ve sevgi ile bağlar kurmak gerekirken, güçlünün zayıfı ezdiği güçlünün başkasının hakkını gasbettiği, faiz ve israf ekonomisiyle dünyadaki dengeleri bozduğu bir dünya yaşanıyor.
Nitekim içinden geçtiğimiz korona virus günlerinde özellikle Batı kaynaklı kapitalizim ve bundan türeyen felsefeve uygulamaların iflas ettiği ve tıkandığına şahit oluyoruz. Bu toplantı vesilesiyle söylemek isterim ki; kurulması beklenen yeni dünya düzeninde geçmişin hatalarını tekrarlamak yerine, tecrübelerimizi birbirimizle paylaşarak evrenin ve insanın yaratılışına uygun ekonomiden siyasete, aile hayatından eğitim sistemlerine kadar herşeyi baştan gözden geçirmeliyiz. Ve insanlık yararına çözümler geliştirmeliyiz. Tekrar hepinizi sevgi ve saygıyla selamlıyorum.